Bir kullanıcının, bilgisayarındaki tarayıcıyla gezdiği siteden beklentileri, mobil cihazından yaptığı gezintiye göre ne kadar farklıdır? İstediğine ulaşmak için geçireceği zaman aynı mıdır? Benzer gibi görünse de, tamamen farklı dinamiklerden mi söz ediyoruz?

Farklılığı belki de en başta zaman kavramı yaratıyor. Bilgisayarları ayaktayken veya metroda kullanamıyoruz, başına oturmak gerekiyor, hatta başında saatlerimiz geçiyor. Uygulamaları kullanırken de, siteleri gezerken de mobilde herşeye göz ucuyla bakarken, bilgisayarda çoğu zaman kendi özel kullanım çözümlerimizi yaratıyoruz. Sisteme verilecek tepki için gereken 2 saniye, mobilde saliselere kadar düşebiliyor.

İki platform arasındaki diğer önemli fark; kullanım şekli. Masaüstü bilgisayarlarda görüntüyle etkileşimi sağlayan fare, mobil cihazlarda yok ve araç olarak sadece elimizi kullanıyoruz. Bunun sonucu olarak da, daha interaktif bir arayüze verdiğimiz tepkiler daha insancıl oluyor, kurulan duygusal bağ ile beklentiler de şekilleniyor.

Bu farklılıklar göz önüne alındığında bilgisayarda kullanım için hazırlanmış normal bir sitenin, mobil cihazlarda da aynı performansı göstermesini beklemek masum gibi görünse de büyük bir hata aslında. Peki, her platform için özel çözümler mi üretmek gerekiyor? Maliyetleri duyunca bir kez daha alternatifleri değerlendirmek isteyebilirsiniz.

Her cihaz boyutu için responsive (uyumlu) siteler

Tasarım ve yazılım tarafında yapılacak eklentiler ile site ve içerdiği elementlerin genişlikleri esnek yapılır ve böylece kullanıcı siteye bilgisayardan, telefonundan, tabletinden ve hatta televizyonundan bile girse aynı deneyimi yaşar, fonksiyonlara rahatça ulaşabilir.

Mobil uygulamaya dönüştürülmüş siteler

JS koduyla yazılmış HTML siteleri, PhoneGAP gibi programlarla paketleyip istenen mobil platformunun marketine göndermek mümkün! “Hibrid uygulama” diye de isimlendirilen bu metodla, farklı bir programlama diline gerek olmadan mobil uygulamalar yapabiliyor, hatta cihaz özelliklerine bile erişilebiliyor.

Native (doğal) uygulamalar

Piyasada en çok kullanılan 3 platform iOS, Android ve Windows için, özel yazılımlarla ve tamamen cihaz için özel tasarımla marketlerde yer alınabiliyor. Platformların tasarım ve yazılım için katı kuralları olabiliyor.

 

Belki de maliyeti en düşük çözüm yolu, siteyi responsive yani elastik-uyumlu yapılandırmak. Hibrid ile daha sonra uygulamaya dönüştürebileceğiniz bir altyapınız da oluyor böylece. Yeni işgücü kaynağına da ihtiyaç duyulmuyor, güncelleme maliyetleri oldukça düşüyor. Arama motorlarında indeksleme de daha kolay yapılıyor.

İhtiyacınıza göre, hangi yoldan giderseniz gidin, çözüm ne olursa olsun, dikkat edilmesi gereken mobil UX konuları değişmiyor tabi.

Bağlantı hızı

Bilgisayarlarda 33k modem kullanarak internete bağlanıldığı zamanlar, sitelerde kullanılan objelerin boyutlarını düşürmek, kolay açılan siteler yapmak en büyük gereklilikti. Şimdi aynı durum, Wi-Fi bağlantının dışındaysak mobil için de geçerli. Optimize edilmiş, ufak boyutlu imajlar kullanmak ve yükleme sürelerini düşürmek, yazılımda bu duruma karşı önlemler almak kullanıcı deneyiminin kötü başlamaması ve sonlanmaması için hala zorunlu.

Mobil boyutları

Piyasada çokça kullanılan marka ve modellerin çokluğu, farklı ekran boyutları demek oluyor. Retina ekranların üretilmesiyle, bu boyut karmaşası ikiye katlandı. Teknik insanlar artık hem eski hem de retina destekli yani 2 kat daha büyük görsellerle çalışan cihazları düşünmek zorunda. Net olmayan, piksel piksel görünen görseller fonksiyonel olarak değil ama hissiyat olarak kullanıcının uygulamayla bağını zedeleyecektir. Bunun yanısıra kullanılacak font büyüklükleri de, cihazın tutuş mesafesinde zorlanmadan okunabilecek ölçülerde yani ortalama 22-36pt olmalı.

Etkileşimi sağlayan parmak ucunun ortalama kapladığı alan 1-2 cm civarında. Bunun da piksel olarak karşılığı yaklaşık 44-57px. Eğer tasarım retina ekranlara özel ise, boyutlar ikiye katlanıyor. Platformlar arasında dokunma alanı önerisi en büyük olan sistem iOS. Android ve Windows küçük parmaklı insanları kendine referans almış durumda.

İnteraksiyonlar ve geçişler

Uygulamanın kullanıcıya vereceği parmak ucuyla yönetim hissi, mobilde tıklama yerine dokunmayla yani tap ile gerçekleşiyor. iOS ile gelen ve artık çoğu akıllı telefonda bulunan tek ve çift parmakla swipe özelliklerini, uzun süreli dokunmayı, sesli komutları, cihaz ile yapılacak fiziksel hareketleri ve Samsung’un geliştirdiği göz ile kontrolünü de katarsak, uygulama, kullanıcıyla etkileşim için birçok duyu organını çalıştırabiliyor. UX tasarımındaki süreçlerde önemli bir yere sahip olan interaction design ile arayüzdeki nesneler birden fazla görünüme ve işleve sahip oluyor. Görünümler ve ekranlar arasındaki geçişler de kullanıcının akışa kendini kaptırması için ayrıca önemli oluyor böylece.

Arayüz şablonları

Cihazla birlikte gelen veya büyük bir kitle tarafından kullanılan uygulamalar, konularına özel olarak genelde çok benzer kalıpları izlerler. Kullanıcının cihazı sağ elinde tuttuğu ve baş parmağıyla hareketleri sağladığı düşünülürse, akışta önemli ve çok kullanılacak buton-linkler kolay ulaşabileceği alt tarafa yakın konumlandırılır. İçerik genelde orta kısımdadır. Özellikle büyük ekranlı cihazlarda, parmağın yukarıya gidişi zordur. O yüzden yukarıda sağda, içerikle alakalı aksiyonlara yer verilir ve solda ise akışı kesecek veya değiştirecek butonlar bulunur.

Tabletlerdeki durum, akıllı telefonlara göre biraz farklı. Boyutlardaki sınırlamalar ve bağlantı problemleriyle daha az karşılaşılıyor. Kullanım alanları daha rahat, kullanıcının en azından bir yerde sabit olduğunu varsayabiliyoruz.

Açıkçası, seneler önce Symbian sisteminde çalışacak ilk mobil uygulamamı tasarlarken hayat daha kolaydı. Tek renk ekranlar, tuğla şeklinde ve ağırlığında tuşlu telefonlar, daha az ekran boyutu seçeneğiyle düşünmem gereken sadece içeriği kullanıcıya bir şekilde okutmaktı. Şimdiyse mobil cihazlardan internete ulaşım, masaüstü bilgisayarları geçmiş durumda!